MİT ‘Dijital Gestapo’ olmaya aday

(Orjinali AGOS’ta)

Korsan Partiden Gürkan Özturan, ‘TİB’in tasfiye edilip görevlerinin MİT’e devredileceği” tartışmalarını Agos’a değerlendirdi.

Gözetim ve fişlemenin her daim başlıca sorunlardan biri olduğu coğrafyamızda, geçen yıllarla birlikte bu konudaki tek değişim, muhtemelen teknolojik olarak daha üstün araçlarla gözetimin yapılması olmuştur. Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıl Gezi Parkı protestolarında sosyal medya başta olmak üzere mümkün olan tüm iletişim araçlarını kullanarak insanları sokağa davet edenlerin bir listesi çıkarılmak istenmişti. Başbakanın, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) talimat verdiğini belirtmesinin ardından, böyle bir altyapının mevcut olmadığının basına bildirilmesi de uzun sürmemişti. Aradan geçen bir yılda internet ortamındaki yayınları düzenleyen, sansür temelli 5651 sayılı kanun geldi. MİT yasasında yapılan değişikliklerle gözetim ve fişlemeler olağanlaştırıldı, 17 Aralık sonrası çeşitli kurumların telekulak dinlemeleri yaptığının ortaya çıkmasıyla birlikte baskınlar yapıldı/yapılıyor; velhasıl günden güne artan bir “daha fazla denetim” arzusu var.

TİB neden MİT’e devredilir?

Başbakan, Ordu mitinginde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TIB) görevlerini zaten MİT’in de yapabildiğini belirterek, TİB’in kurumsal olarak kapatılacağını ve yetkilerinin de MİT’e devredileceğini haber verdi. Peki neden başkanlığını zaten bir MİT mensubu olan Cemaleddin Çelik’in yürüttüğü TİB kapatılarak yetkileri MİT’e devredilir?

MİT yasası hazırlanırken dünya çapında ve Türkiye’de hürriyetleri savunan sivil toplum kuruluşları çekincelerini dile getirmiş, yasanın bir gözetim devletini oluşturacağını, ileride hem yurttaşlar ve hem de hak ihlalleri dolayısıyla devlet için çok sayıda sorun yaratacağını belirtmişlerdi. Şimdi TİB’in yetkileriyle donatılmış bir süper-güçlü istihbarat teşkilatı olma yolunda olan MİT, son günlerdeki deyimle ‘Dijital Gestapo’ olmaya aday. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin önüne konan bir engel olarak tüm yetkileri olabildiğince merkezileştirme eğiliminin bir parçası olan bu tavır, akıllara bu eğilimin diğer devletlerdeki uygulamalarını getiriyor.

NSA skandalının öğrettiği

Edward Snowden’in ortaya çıkardığı NSA dinleme skandalının ardından, internet yönetimi alanında devletlerin hem daha fazla yatırım hem de daha fazla gizlilik planlarıyla paralel değerlendirilebilecek MİT girişimi, dünyadaki gözetim ve fişleme uygulamalarından ayrı düşünülmemelidir. 11 Eylül saldırıları sonrası çıkarılan yasalarla üstün nitelikli gözetim mekanizmaları kurmaya başlayan ABD’de, 2003’ten bu yana binlerce insanın yaşamı, telefonları ve dijital cihazlarındaki kameralar aracılığıyla yasalara aykırı şekilde kayıt altında tutularak taciz edilmişti.

Karşılıklı ifşa riski

TİB kurulmadan önce farklı devlet organlarının yasadışı dinlemeler yürütmüş olması, bir noktada birbirlerini ifşa etmelerine neden olmuştu. İktidarların güvencesinin gizlilik olduğu ortamlarda ise bu vaziyet büyük bir risk demek. Bugün daha da üstün niteliklerle donatılan ve dokunulmaz addedilen yepyeni kurumlar/yapılar ortaya çıkarılırken hatırlanması gereken en önemli husus, bir gün bu kurumların da denetimsizlikle raydan çıkması halinde her türlü hukuk ihlalinin ifşa olacağıdır.

Bireylerin hak ve hürriyetleri kapsamında yer alan, uluslararası hukuk ve anayasa güvencesindeki mahremiyet hakkı ve henüz Türkiye’de devlet tarafından tanınmayan anonimlik hakkına rağmen MİT süper yetkilerle donatılmış bir muhaberat unsuruna dönüşüyor. Yine de devlet büyüklerimizin bireyin ve yurttaşın haklarını hiçbir zaman gözetmediğini söylemek de haksızlık olur. Öyle ki herkesin her hareketinin takip edildiği, her telefon görüşmesinin kayıt altında tutulduğu ve özel yaşamın sistemli bir biçimde ihlal edildiği bir ortamda, güzide bakanlarımızdan Binali Yıldırım “Dinlenilmek istemiyorsanız telefonla konuşmayın” diyerek bizleri uyarmıştı.

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Kimlik Siyaseti ve Bireyselci Mikrodemokrasi İttifakı

(orjinali AGOS’ta)

Korsan Parti’den Gürkan Özturan, Avrupa siyasetinde öne çıkan bireyselleşme ve mikro demokrasi eğilimini Agos’a yazdı.

 

Milliyetçiliğin siyasi ideolojinin temeline yerleşmesiyle oluşturulmaya başlanan kimlik siyaseti, geçen iki yüzyılda gittikçe etkisini artırdı. Bugün yalnızca Türkiye’de değil, herhangi bir yetkilinin seçimle belirlendiği tüm ortamlarda geçer akçe kimlik siyaseti olmuş durumdadır. Bu duruma örnek olarak yalnızca Avrupa Parlamentosu seçimleri ya da Türkiye’de yalnızca birkaç ay önce gerçekleşen yerel yönetimler seçimleri de gösterilebilir. Popülizmin belki de en kazançlı şekli olan kimlik siyaseti, bugün Türkiye politikasında en yaygın görülen siyasi araç. Demokratik toplumların fikirler ve dünya görüşü üzerinden yürüttüğü tartışmaları etnik, dinî, ya da sınıf bağlarına indirgemek, kitlesel partilere fazladan sorumluluk yüklemekle birlikte, birçok meselenin çözümünü de geciktiriyor. Hem Avrupa bütünleşmesi hem de Türkiye siyaseti için önemli olduğunu düşündüğüm bireyselleşme ve korsan ideoloji üzerinden bu konuyu açmaya çalışacağım.

Kimliklerin ve aidiyetlerin önemi siyasi tartışmalarda da elbette göz ardı edilemez; özellikle de cinsiyet ve etnik köken gibi değişim şansı olmayan aidiyetlerin. Bir kişinin kendi kökenine dair milliyetçiliği, ulusalcılığı, dindarlığı onun siyasi konumunu etkileyecektir. Fakat, bu aidiyetlerin herhangi bir etik değer ya da erdemli duruşun önüne geçtiği noktada tümden insanlık için büyük bir tehlikenin belirteci harekete geçiyor. Bireylerin hür bir biçimde kendi adalet duygularını belirlemeleri, bir olay ya da durum karşısında kendi yorumlarını yapmaları olağandır. Bu yorumları yaparken ait oldukları bir kökene dayalı olarak kendilerince doğruyu yanlıştan ayırt etmeleri ise iç karartıcı.

Çoğul kimlikliler dünyası

Kimlik konusunda birçok kişi tek tipçi bir yaklaşımla özellikle etnik ve dini aidiyetleri öne çıkarsa da, aslında bir bireyin çok daha fazla kimliğinin bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Bir kişi hem çoğunluğa dahil olan bir etnik gruba hem de azınlık olan bir dini gruba aynı anda mensup olabilir. Bu kişi aynı zamanda farklı aidiyetler ve ilgi alanlarından dolayı birçok başka kimliğe de mensup olabilir. Örneğin Almanya’da yaşayan protestan bir Alman kadın, alkol kullanmıyor, bisikletle ulaşım sağlıyor, hayvan haklarını savunuyor ve gözetim karşıtı fikirlere sahip dijital hakları savunuyor ise, bu kişinin yalnızca bir kimliği olduğunu söylemek yersiz olur. Aynı alanlarda bulunan başka bir kişiyle kıyaslandığında bu iki kişi bambaşka iki siyasi eğilime mensup olabilirler. Bu kişiler hem kadın haklarını, hem hayvan haklarını, hem çevreci ulaşımı hem de dijital hakları göz önünde bulundurmak durumunda. Bunun haricinde ulusal kalkınma ve düzen adına bir partiye mensup olmaları diğer gündemlerinde bulunan meseleler için asla yeterli olamaz.

Bugün Türkiye’de bir araştırma yapılsa ve insanların siyasi partilere neden üye oldukları ya da oy verdikleri sorulsa, birçok kişi partilerin bütün tüzüklerini benimseyerek kabullenmedikleri ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Hatta, yeterince fazla kişi bir ya da birkaç meselede kendilerine yakın buldukları bir partiyi destekliyor ya da başka bir partinin başa gelmesinden duydukları kaygıyla oy veriyorlar. Bu eğilimin sonucu olarak partilerin oy oranlarında nüfus artış hızıyla doğru orantılı bir genişleme mevcut. Diğer kimliklerin üstünlüğünden korkuyla kendi kimliğine saplantı derecesinde bağlanarak asla kazanamayacak bile olsa yine de bir aidiyet hissiyle bu güç çekimine giriyorlar. Sonuç, ilkeler ve değerlerden arınmak pahasına kimlik siyasetini kabullenme oluyor.

Kitle siyasetinden bireyselleşen siyasete

Avrupa’da kimlik siyasetinin saplantıya dönüştüğü nokta da aşırı sağ partilerin yükselişinde görülebilir. Bütünleşmeye ezelden beridir karşı çıkan milliyetçiler, diğer tüm ilkeleri bir kenara bırakarak etnik kökenlerinden dolayı, var olan siyasi düzende daha çok söz sahibi olmaları gerektiğini ve diğer partilerin de onların gündemini belirlemesi gerektiğini iddia ediyorlar. Arada bir merkeze yakın partilerin bu oy potansiyelini çekici bulmaları dolayısıyla söylemlerini biraz daha aşırılaştırmaları ve milliyetçi gündemleri benimsemeleri de yabancı olduğumuz bir mevzu değil. Ancak bilineceği üzere, Avrupa’da neredeyse tüm siyasi oluşumlar insan hakları ve uluslararası hukuku temel ilke edinmiş durumdalar ve haklı olarak bunu tartışmaya dahi açmıyorlar.

Temel hak ve hürriyetleri odağa alındığı bir durumda, bir sonraki adım bu hürriyetlerin yaygınlaştırılması ve herkesin haklarını özgür biçimde yaşayabilmesini sağlayacak ortamın serbest bırakılmasına izin verilmesi olur. Bunu başarmanın yolu ise iletişim ve seyahatin hem hızlı hem de daha yaygın erişilebildiği günümüzde, öne çıkan bireysel tercihlerin merkeze oturtulmasındadır. Şu an için geçerli olan kitleselleşmenin ötesinde bireyselleşmeye yönelen siyasete, işte bu akım yön verecek.

Henüz Türkiye’de temel hak ve hürriyetlerin teminat altına alınamamış olmasından dolayı, yaygın bir bireyselleşme ve mikrodemokratik yaklaşımlardan söz etmek mümkün değil. Ancak Avrupa siyasetine bakıldığında, kıtada baş gösteren siyasi tartışmaların git gide sağ ya da sol ekseninden ziyade her yönde gelişen bütünleyici bir savı öne çıkarmakta olduğunu görmek mümkün. Bundan on yıllar öncesine kadar nazizm gibi bir tehlikeye karşı Avrupa için merkez sağ ve merkez solda birlik kaçınılmaz gibi görünüyordu. Fakat Avrupa bütünleşmesinin adım adım ilerleyişi karşısında belli başlı demokratik meselelerin ortaya çıkması, çağın değişimiyle birlikte baş gösteren yeni sorunlara alternatif çözümler üretilmesi gibi kaygılarla yeni siyasi çekirdekler doğdu.

Çeşitli meseleleri dert edinmiş kişilerin, üstlendiği birçok kimlikten bir tanesini ön plana çıkararak onun haklarını savunan yeni oluşumlara yeşiller, hayvan hakları savunucuları, feminist inisiyatif, bisikletliler ve korsanlar örnek olarak verilebilir. Sahip oldukları ideolojiyi temel hak ve hürriyetler çerçevesinden bakarak toplumda sorunlu olarak gördükleri meseleleri çözmeyi hedefleyen bu siyasi grupların çok büyük çaplı bir gündemleri bulunmuyor. Fakat zaten uzmanlaştıkları meseleleri teknokratik bir yaklaşımla çözdüklerinde, devasa bir planla var olan siyasi çekişmelere girmelerine pek gerek de yok.

Bireylerin üstlendikleri birçok kimliklerden birinin siyasi temsiline destek vermesi, ve bu mikrodemokratik oluşumların sonunda bir ittifak halinde adaletsizliklere karşı tek ses olması da bütünsel olarak bireylerin kişisel kimliklerini silme eğilimindeki kitlesel partilere karşı başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Bunun yanında, herhangi bir etnik ya da dini kökene bağımlı kalmaksızın, hak temelli ve birey odaklı siyasi oluşumlar demokrasi adına günümüzün küreselleşen sorunları karşısında bir umut ışığı oluyor. Özellikle de kitlesel partilerin hiçbir hızlı çözüm vaadi bulunmadığı, demokratik olmayan devletlerde bu tür mikrodemokratik oluşumlar ittifakı daha da önemli hale geliyor. Kim bilir belki de kitlesel partilerin baskıcılığından kurtuluşun yolu mikrodemokratik ittifaklara sıcak bakan bambaşka görüşlerden kapsayıcı bir birliktir. Böylesi bir ittifak ise ancak etnik ve dini çoğunlukla azınlık birlikte, sağ ve sol, ilericiler ve muhafazakarlar, yeşiller ve korsanlar, liberaller, eşcinseller, anarşistler, kısacası birbirlerinin temsil ettikleri kimliklere karşı garezi olmayan herkes dahil olabildiği sürece sağlanabilir.

 

Posted in AKP, CHP, Europe, Europeanization, Far Right, kurdish, Nationalism, New Left, Racism, Radical Right, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

02:00 am – Midnight Raids Rock Turkish Police Force

A not-so-secretive home-raiding operation was unleashed just days after the Gulenist movement’s newspapers started revealing statistics of the AKP government’s increasing trade with the Israeli government despite the anti-Semitic, anti-Israeli rhetoric that is prevalent in the AKP party. The operation is taking place only two hours after Erdogan appeared on a TV show saying, “It’s time for a cleaning now.” This sentence was the start of an operation that spread to 22 cities into the morning.

At 2:00 AM on July 22nd, Turkey experienced yet another “first time” in its history, and contrary to the permitted rules of home-raiding operations and arrests, hundreds of doors were knocked on in the middle of the night and arrests began. According to the penal code, house searches and arrests can only be made between 5:00 AM and 11:00 PM. However, in exceptional cases when the operation is led by the Organized Crime and Terrorism Taskforce, home raids on high-level suspects can be carried out at unorthodox times.

At this very moment, hundreds of homes are being raided as this article is being written. Police officers and police chiefs are being arrested, including the ones who participated in the home-raiding operations and operations against the secret service officers who were also involved in the corruption probe investigation against the government ministers, prime minister, and their sons. Another group of police officers are allegedly the ones who uncovered secret Iranian cells operating in Turkey, especially Tawhid-i Salam (linked to Quds Forces/Jerusalem Army).

The charges against the police officers include espionage and forging legal documents that led to the corruption probe being prepared in the last two years. The same accusations had been made against Telecommunications Directorate (TIB) officers after another nighttime raid was carried out on May 31^st against TIB. After the December 17 and 25 corruption probe arrests of dozens of people related to government and business networks, Erdogan had said “we will raid their caves.”The timing of the operation is also significant. The home raids are taking place just hours before Erdogan addresses the Parliament before it is dissolved for summer recess which, is the last time before presidential elections in August 2014. As the dawn breaks, the operation is spreading to other districts of Istanbul and several other cities. Government “Deepthroat” @fuatavni writes “psychological combat tools are being used to divert public perception right before the elections.” In social media, the operation has been likened to the“Night of the Long Knives” that happened 80 years ago in Nazi Germany.

Posted in AKP, corruption, Istanbul, police, Turkey | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Sansür ve gözetim faaliyetlerine çocukla ilgili hassasiyetleri ALET ETME!

imza ver: AletEtme.org

 

Biz, çocuğun cinsel sömürüsüne karşı olan ve çocuk pornografisiyle mücadelenin önemine ve gerekliliğine inanan kurumlarımız. Bununla birlikte çocuk haklarının insan haklarının bir parçası olduğu bilinciyle, çocuğun korunması konusundaki düzenlemelerin insan haklarına uygun olması gerektiğini düşünüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde basında yer alan haberler doğrultusunda İçişleri Bakanlığı’nın, İsveç merkezli NetClean isimli firma ile bir filtreleme yazılımı konusunda görüşmelere başladığını öğrendik1. Söz konusu yazılımın Twitter’ı zararlı içeriklerden ve interneti çocuk pornografisinden temizlemek amacıyla yapıldığını ve 40 milyon Euro’luk bir maliyeti olacağını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Çocuk pornografisiyle mücadelenin Türkiye’nin de onayladığı Çocuk Haklarına dair Sözleşme ve Çocukların Satılmaları, Çocuk Fuhşu ve Pornografisi Konusundaki İsteğe Bağlı Protokol doğrultusunda önemli ve öncelikli bir alan olduğunu çok iyi biliyoruz. Ancak Hükümetin izlediği yöntemlerin etkisiz, sosyal medya ve özellikle de Twitter ile ilgili yaklaşımı nedeniyle şüphe uyandırıcı ve tedirgin edici olduğunu düşünüyoruz.

Çocuk pornografisi ile mücadele konusunda harcanması düşünülen 40 milyon Euro gibi büyük bir kaynağın daha etkili yöntemlere, şeffaf ve genel insan hakları esaslarına uygun bir şekilde aktarılması bizlerin talebidir.

NETCLEAN ÇÖZÜM DEĞIL

İnternette çocuk pornografisi sorununa tek taraflı sayılacak bu müdahale, öncelikli çözüm bekleyen sorunları – erken evlilikler; ensest; ev, kurum ve kamusal alanda çocuğa yönelik cinsel istismar- görmezden gelmektir. İnternet kullanıcılarının “çocuk pornografisi” ile ilgili erişimlerinin kısıtlanmasıyla, genel anlamda çocukların cinsel sömürüsünün sona ermesi arasında kuvvetli bir bağlantı kurmak oldukça zordur. Bu materyallere internet yoluyla erişimin engellenmesi cinsel istismar suçlarının engellenmesi için çözüm değildir.

PEKI NE YAPILSIN?

Bizler çocuk hakları, insan hakları ve bilişim alanında çalışan kurumlar olarak;

  • Söz konusu yazılımın satın alma işleminin iptalini,
  • Çocuğu nesneleştiren ve cinsel haz aracı haline getiren çocuk pornografisi ile mücadelede şeffaf ve etkin olmayan “kısıtlama” ve “filtreleme” işlemleri yerine uluslararası insan hakları belgelerinde öncelikli müdahale alanları olarak tanımlanan “tüketici talebini” azaltmaya yönelik farkındalık artırıcı çalışmalar yapılmasını,
  • Çocuk pornografisini önlemeye yönelik hukuki önlemleri geliştirmeyi,
  • Bu alanda yapılacak kamu harcamalarının daha şeffaf ve ilgili tarafların görüşleri de alınarak yapılmasını,
  • Çocuğun cinsel istismarı ile ilgili Türkiye’deki öncelikli müdahale alanlarına ilişkin 2013-2017 Türkiye Çocuk Hakları Strateji Belgesi’nde de tanımlanan bilimsel araştırma, eğitim ve farkındalık çalışmalarına öncelik verilmesini,
  • Ve çocuk haklarının korunması için konuyla ilgili yapılacak düzenlemelerin yurttaşların bilgi edinme ve ifade özgürlüğü haklarını ihlal etmeyecek şekilde yapılmasını

talep ediyoruz.

 

 

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Görünmeyen Sayılarıyla Brezilya Dünya Kupası 2014

 

Kupa süresince medyada asla konuşulmayan yönleriyle Fifa 2014 Brezilya Dünya Kupası’nın istatistikleridir… Görünüşe göre, dünya çapında kendi eylemlerine destek veren Güney Amerikalıları unutan aktivistler de maç izleme heyecanıyla unutmuştu ne bedellerle bu kupa karşılaşmalarınn yapıldığını.

-Polis tarafından günde ortalama 5 kişi öldürüldü

-250.000 kişi kentsel dönüşüm adı altında evsiz kaldı, sokaklara atıldı

-Stadyum inşaatında 10 kişi öldü

-26 kişi protestolarda öldürüldü

-15 kişi çete çatışmalarında öldü

-640 evsiz kent dışına atılarak terk edildi

-60 kişi (aktivistler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler vs) 5 gün boyunca “önlem amacıyla gözaltına” alındı

-Brezilya’da okur yazarlık oranı halen 90%, toplumun yüzde 10’u okuma yazma bilmiyor

-Brezilya’da açlık sınırının altında 13 milyon insan yaşıyor ve her an tıbbi yardım beklerken ölme riski altında

-Brezilya, Dünya Kupası için 30 milyar dolar harcadı; bu rakam son üç kupa organizasyonunun toplam bütçelerinden de fazla

-Kamu borcu ve özelleştirmeler sayesinde Brezilya ekonomisi üstlenilen borcu ödeyemeyecek kadar hızlı şişmiş durumda

 

Posted in Protests | Tagged , , , , , , , , , , | Leave a comment

Dijital Kıyımın Yeni Araçları

Korsan Parti’den Gürkan Özturan, Türkiye’nin, ‘yasadışı’ içeriğin gerçek zamanlı olarak takibe alınması için NetClean şirketinden alınan engelleme programlarının arka planını agos.com.tr için yazdı.

(orjinali AGOS’ta)

 

Dijital haklar kapsamında oldukça sorunlu bir karneye sahip olan Türkiye için gözetim ve sansür mekanizmaları yeterince boğucu değilmiş gibi şimdi de ifade özgürlüğü ve haber alma hakkının karşısına yeni engeller yükseltiliyor. Korsan politikacılar Türkiye’ye bakıp neredeyse gıpta edecekler; bunca zamanlık korsanlarız devlet eliyle korsanlığı görmemiştik diyerek. Hürriyetleri kısıtlayıcı birçok meselede olduğu gibi, sunulan mazeret yine değişmedi; çocukların korunması.

Hatırlanacağı üzere son zamanlarda “yasadışı” içeriğin gerçek zamanlı olarak takibe alınması ve anında müdahale ile içeriğe erişimin engellenmesi için NetClean adlı şirketten üç farklı program alınacağı duyulmuştu. Bu programlar kişilerin bilgisayarlarında var olan içeriği tarama, kurulmuş yerel ağlara sızarak takip etme ve son olarak da URL bazlı olarak hedefteki içeriği barındıran siteye erişimi engelleme üzerine kurulu olduğu belirtiliyor. “İstenmeyen içeriğin 5 saniye içinde silinmesini sağlayacak” şeklinde bahsedilen İsveç kökenli NetClean firmasının sahibi Christian Berg ile bir görüşme gerçekleştirdim. Kendisi iş yaşamını çocuk istismarıyla mücadeleye adadığını söylemekle birlikte Türkiye’de var olan dijital haklar sorunlarından haberdar olmadığını belirtiyor.

Yıllardır küresel çocuk tacizi vakaları raporları ve istatistiklerinin en üst sıralarında yer alan Türkiye’nin çocuklara dair politikaları konusundaki sorunlu yaklaşımı dünya çapında tepki topluyordu. Avrupa’daki çocuk pornosu erişiminin yüzde 67’sinin kaynağı olan Türkiye’de çocuk politikalarının yalnızca dijital ortamda “iyileştirilmesi” ise şüphe uyandırıcı.

Heryerde pedofili olarak bilinen fakat ülkemizde adı “çocuk gelin” olarak üzerine düzenlemesi bile bulunan sistemli çocuk istismarının bütün evliliklerin üçte biri olmasından, asgari ücret belirlenirken çocuk işçilerin ücret tarifelerinin belirlenmesi gibi çocuk emeğinin sömürülmesine kadar birçok alanda çocukların korunmasında ilerleme kaydedilmeyen Türkiye’de, her nedense konu internet ortamında çocuk tacizinin engellenmesi olunca dünyanın en etkili gözetim ve içerik engelleme programları satın alınıyor. Fiziksel ortamda çocuk tecavüzlerinin ve cinayetlerinin önüne geçilememesini örtbas etme çabası olarak mı görmeliyiz acaba bu yaklaşımı?

Yasadışı içerikle başa çıkmak için her türlü gelişmiş donanım geliştiren firmaların başında geliyor NetClean, ve İsveç, Yeni Zelanda gibi ülkelerde de kullanılıyor. Fakat büyük bir sorun var ki, o da İsveç gibi bir ülkedeki yasadışılık kavramı ile Türkiye’deki yasadışılığın büyük oranda farklılık göstermesi. 5651 internet düzenlemesi kanunu gibi sansür yasalarına sahip olmayan İsveç için bile oldukça sorunlu bir program olan NetClean’in kullanımına karşı İsveç Korsan Partisi de bir kampanya başlattı.

Berg’in belirttiğine göre programın kullanımı yalnızca NetClean’in belirlediği etik değerler dikkate alınarak gerçekleştirilebilir ve Interpol harici bir içeriğin listeye eklenmesi ancak şirketin onayına bağlı, ve habersiz kötüye kullanımı tespit etmek için rastgele kontroller gerçekleştirilecekmiş. Fakat, küresel çapta bir gözetim sorunu mevcut ve de Türkiye bunun bir parçası olurken, bu aşamada kar amacı güden bir şirketin iyi niyetine güvenmek ne kadar tekin olabilir?

Öte yandan bizler NetClean’le yapılan görüşmelere ve muhtemel satın almaya odaklanmışken, acaba her zaman olduğu gibi perdenin arkasında devam eden başka bir mesele daha mı var diye düşünüyordum. Bu düşüncelerle meşgul olduğum sırada Procera Networks adlı şirketle yapılan bir anlaşmaya dair haberler çıkmaya başladı. Daha önce bir sosyal medya mecrasının tümden kapatılması gibi anayasa, uluslararası hukuk ve insan haklarını ihlal eden bir uygulamadan sabıkalı Türkiye için bu yazılımı satın almak ve bunun amacı olarak da kişiler arasındaki özel görüşmelerin/yazışmaların takip edilmesini, bireylerin hangi içerikleri aradığı ve görüntülediğinin bir kaydının tutulması, yeterince gelişmiş bir fişleme uygulamasının kuruluşu demektir.

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TIB) bu konuya dair internet servis sağlayıcılara gönderdiğini kabul ettiği gizli bir yazışma ortaya çıkmıştı. Bu yazışmanın içeriğine dair en çok dikkat çekecek olanın belki de bu hukuk ihlallerinin suçunun İSS’lere yüklenmesidir. Zira, TIB emrivaki yaparak sorumluluğun İSS’ler tarafından alınmasını öngörüyor ve uluslararası hukuka dair oluşabilecek sorunlarda kendisini güvence altına almış oluyor.

Peki neden bir devlet kurumu bireylerin mahremiyetinin tanınmamasının verdiği boşluktan yararlanarak kişisel hak ve hürriyetleri sistemli bir şekilde ihlal etmek ister? Sürekli olarak bir iç mihrak bulma saplantısından kurtulamamanın sonu tabii ki fişlemelerin artması ve “güçlü birey = güçlü toplum” düsturunun bir türlü anlaşılamaması demek bu. Bir zamanlar fişlemelere karşı en çok ses çıkaran kitle tarafından yapılıyor hem de bunlar. Özel hayatın sonu anlamına gelecek olan bu uygulamada kişilerin sesli, görüntülü ve yazılı iletişiminin her türlüsü izlenerek kayıt altında tutulacak, aynı zamanda anlık müdahalelerde bulunulabilecek.

Tabii bu alanda her ne kadar Türkiye’nin de imzasının bulunduğu uluslararası anlaşmalar çerçevesinde haklarımız olsa bile, henüz Türkiye’nin anonimlik hakkını tanımamış olmasının bir etkisi bulunuyor. Bu uluslararası anlaşmalara aykırı olarak çıkarılan yasaların uygulaması, yöneticilerin hukuk-tanımaz bir vaziyette Türkiye’de faaliyet gösteren dünya çapında işleyen firmalar üzerinde baskı kurma çalışmaları maalesef en fazla ülke olarak imaj zedelenmesinden öte bir şeye yaramıyor. Fakat bir gün Sansür’Olimpiyatları düzenlenirse, birçok baskıcı devletle birlikte altın madalya yarışında ön sıralarda yer alacağımız kesin gibi.

Geçtiğimiz aylarda yürütülen Uluslararası Yazarlar Örgütü PEN’in başlattığı “Gözetime karşı imza” kampanyasına katılan dünyaca ünlü yazarlar ve hürriyet örgütlerinin küresel çapta düzenlediği “Gözetime karşı küresel direniş günü” gibi eylemlerin hedefinde olan bu tür programlara dair Türkiye’de henüz yeterli bir kamuoyu ve bilinç oluşmuş değildi, fakat kurulmaya çalışılan gözetim ve sansür düzeneklerinin bir neticesi olarak yakın zamanda burada da kişisel mahremiyetini önemseyen, sürekli bir dijital gözaltı halinde kalmak istemeyen, attığı her adımda izlenmekten hoşlanmayan insanlar tepkilerini gösterecektir.

Son olarak, birey hak ve hürriyetlerine dair tarihe kazınmış, Benjamin Franklin’in sözlerinden biriyle bitirmek istiyorum: “Güvenlik uğruna hürriyetinden fedakarlıkta bulunanlar ikisine de layık değillerdir.” Bu söz 1700lerde yeni kıtanın yeni devletindeki bireyler için ne kadar geçerliyse, günümüz internet nettaşları için de aynı oranda geçerlidir.

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Turkish Government Goes Pirate: Further Censorship and Surveillance Mechanisms Coming

(original on Pirate Times)

Due to legal obstacles to prohibiting social-media sharing by political dissidents in Turkey, the government has a new strategy: to act as Internet pirates. Much different than the political pirate movement, Turkey will now try to hack into ISPs’ systems and surveil users’ browsing/sharing habits. With this aim, recently the Internet watchdog sent a “secret orders” memo to ISPs, to prepare the software infrastructure necessary for detecting users that share unwanted content on social-media platforms. The daily Taraf’s article by Tunca Öğreten reveals the government’s plans to intervene in Internet users’ privacy and basic freedoms yet again.

The method for intervening between the user agreement which secures the user’s privacy regarding the service s/he signs up for is to hack into the HTTPS protocol and surveil user habits. The government’s request from ISSs to establish a bug that will work as spyware is planned to enable browsing all users’ behavior and data without their consent. This includes not only the content of social media updates a person shares but also the e-trade flow and all related data; and the system is planned to be open for immediate interventions.

ISPs will be declared guilty, not the State

Taraf writes that an ISP manager who does not want to share his name states that s/he has tried telling the TIB authorities that the HTTPS security protocol breach is unlawful and a crime, yet the Internet watchdog still wants to carry on with the spying plans. The blunt answer from TIB is “There are countries that are able to breach HTTPS traffic; figure it out and do the same.” ISPs state that this is going to be a major violation of human rights and will create security risks. However the strangest part may be that TIB does not install this system on its own; it asks private companies to do it. When it becomes possible to intervene in banking processes and millions of users’ accounts get drained, the Internet watchdog that is probably after political surveillance and censorship will not even be responsible for causing a crash in the economy. On the other hand, the Internet regulations bill that was updated last January allows such applications, since the law is not clear as to how the State will block access to certain content.

Putting Students under Pressure

Another new regulation regarding the use of the Internet is being prepared to put more pressure on the most vibrant protest group in the country: students. In a country where distribution of wealth is quite uneven, millions of students are urged to live in state-run dormitories. However, with the new regulations, if a student criticizes government policies or complains of conditions in universities/dormitories, that student will be kicked out. In case of a mass protest at a university or a dormitory, the Minister for Youth will be allowed to close down the dormitories for a time as he sees fit.

Most Censored Content in Turkey?

Recently an article on Bianet revealed that the most censored content in Turkey are political messages on Twitter. With 14 accounts and their over 5,000 tweets (along with 500,000 follower statistics) suspended geographically only in Turkey, government criticism is limited on Twitter. The non-political Twitter accounts, that are suspended, vary from those that leak information about the military and those that have sexual content (partner-finding networks). A total of hundreds of thousands of tweets in the end do not get audience in the users in Turkey that do not have VPN, TOR or use proxy servers. The most intriguing part of the censorship is that the most rapidly handled accounts are those that leak information about the government’s alleged corruption involving hundreds of billions of euros. Of course a global corporation like Twitter cannot be trusted to respect people’s freedom of speech or right to acquire knowledge, and with this decision to suppress political criticism and information leaks Twitter has sent a clear message to those who use it for all kinds of political communications.

For comparison, perhaps it might be effective to see Twitter’s or the Turkish government’s response to online hate speech or the abatement of hate crimes. There is none… Neither the government nor Twitter are taking initiatives to combat these problems, and when people are attacked for their identities, in most cases some government official congratulates the perpetrator, or else just nod and approve silently.

Right now Turkey has won yet another gold medal in the censorship Olympics by being the country that has demanded the most content removals from Twitter in the first quarter of 2014. Previously, in 2013, Turkey had won similar gold medals from Google as well as maintaining a notorious relationship with Facebook involving cooperation to suppress digital freedoms.

The new regulations and preparations do not cite what methods will be used to surveil student media and social media. However, in certain crowds parallels are being drawn between real-time censorship, interventions and surveillance, and the recently revealed NetClean software purchase.

Posted in AKP, Censorship, Digital, media freedom, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , | Leave a comment

#NetClean: Is Sweden Helping Turkey to Suppress Digital Freedoms?

Is the Gothenborg-based NetClean software as innocent as it is presented or is it used for silencing political dissent?

(Original on PirateTimes)

Are Turkey’s notorious attempts to limit freedom of expression on the Internet adopting yet another powerful tool? This is the question that comes to mind when reading the news of the Swedish digital security company NetClean’s possible deal with the Turkish government. It was announced on a pro-government media outlet, Daily Sabah, that the government is to purchase the software for €40 million in order to combat “unwanted content” in the digital public space. As usual, the excuse given to cover the censorship is “child pornography.”

Since last year’s Gezi Park protests and protesters’ intensive use of social-media tools to organize and regroup, Turkey’s government has been taking steps – including a full ban – to discourage millions from using social media to spread political dissent and criticism of government policies. As all other forms of public space and media are under almost absolute control of the governing AKP, social-media platforms and the Internet still serve as the only tool citizens have to express themselves with a degree of freedom.

The head of the Turkish government, Recep Tayyip Erdoğan, declared that Twitter was a “menace to society, to all societies,” upon which the government began seeking new ways to prevent the use of the platform for political criticism. The excuse presented was that “all kinds of immorality takes place there, families get separated; this is against the party’s conservative agenda.”

Christian Berg – NetClean

By definition, NetClean presents itself as a company working on software that aims to create a more secure society in the digital sphere by scanning, analyzing and blocking content. Moreover, its primary goal is supposedly to fight child pornography. The software is purchased by governments and ISPs around the world. Yet at what expense?

When one considers the world map of censorship and surveillance, it is not hard to guess which countries would be among the top buyers of this software. The software extends the effects of censorship a step further than WhiteBox initially did. WhiteBox is a software application based on URL blocking that allows users to browse content through filters, using DNS spoofing and ban lists of unwanted URLs. While WhiteBox can be used globally to combat child pornography, various governments have declared intentions to purchase even more advanced software to block content in real time.

In Turkey’s case, one has to remember Prime Minister Erdoğan’s approach to social media platforms, calling them a “source of immorality” and threatening to “eradicate twitter-mwitter all of them.” Moreover, it is important to remember that Turkey’s top general called social media “a threat to state order.”

Last December was a month of chaos for Turkey’s intelligence service. Not only did the intelligence service fail to prevent the spread of news of Turkey’s biggest corruption fiasco yet, but it also proved incapable of detecting the source of the information leak. The leaked sound recordings were allegedly of the Prime Minister’s phone calls with several people, asking for bribes and telling his son to hide the money before a police raid. Although Turkey’s top science institute declared that the sound recordings were a montage, sound/video clips continued leaking and circulating online for months.

Upon the intelligence service’s inability to combat such information leaks, the governing party AKP passed a controversial censorship bill in the parliament in February, allowing state officials to ban Web sites with a simple order, with no requirement of a court warrant or statement of a reason for the blocking. Although this action is in direct violation of the European Convention on Human Rights and the Constitution of the Republic of Turkey, the government has repeated its intention to block “unwanted content” and even remove it from the Web.

Currently Turkey leads the world in demands for removal of content from global digital corporations, even though in most cases these demands are in violation of freedom of expression or the right to acquire information. If the Turkish government showed more respect for democratic governance and human rights, perhaps use of this software would not have caused this level reaction from notable intellectuals, academics, NGOs and individual citizens. But censorship always seems to wear the mask of providing more security, while in fact stripping citizens of yet more liberties.

A question that needs to be answered is why Sweden, a country that claims to promote human rights and stand up for human dignity globally, has agreed to sell software that will obviously target political opposition in Turkey. Looking at current uses of censorship mechanisms in Turkey, it can be seen that content regarding Armenian newspapers, Kurdish political movements, LGBT rights and lifestyle, opposition parties’ Web sites and critical articles, anti-racist Web sites, etc. have been banned. One can’t help but wonder how many of these groups Sweden supports as a nation, yet will contribute to repressing in Turkey… Moreover, when one considers the fact that the company was founded with donations from Queen Sylvia of Sweden, the question arises of what statement Sweden’s royal head of state is making.

Lastly, it might make one issue very clear: Turkey is one of the top countries for censorship of pornography, yet also tops the charts for searches for porn content. The Turkish government cooperates with global allies to combat child pornography, yet unfortunately Turkey is the leading country when it come to searches for child porn. Obviously blocking access or applying censorship does not solve a sociological problem emerging from a mentality of prohibition in the country. If the Turkish government were sincere in protecting children, would it not be more useful to prohibit child labor and child marriage and imprison pedophile rapists rather than letting them go? When children are subjected to bullying and violence on the streets, in schools, and at home and are killed by policemen on streets, how sincere is the government’s attempt to implement a censorship policy with the excuse of combating child pornography when at the same time it declares political dissent illegal?

Many governments use the excuse of protecting children, but somehow the policy rapidly turns into a centralized structure of censorship and surveillance – a system of digital detention of citizens. While decentralization of the Internet is vital for the spread and defense of our liberties and knowledge as global citizens, governments’ policy of blocking access, removing content and censoring the Internet is the greatest obstacle to the advancement of democratic governance globally.

Posted in AKP, Censorship, Digital, media freedom, Social Media, Surveillance State, Sweden, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

#NetClean ile “Güvenli” İnternet Sansüre Yol Açabilir

Türkiye gibi demokratik yönetişim girişimlerine en çok dijital kelepçe vuran ülkelerde “daha güvenli internet” programları hürriyetleri ve hakları tırpanlamaya yarıyor.

(orjinali BiaNet’te)

 

Türkiye’de hali hazırda yürürlükte olan internet yönetmeliklerinin sansür ve gözetime olanak sağladığı su götürmez bir gerçek ve internet hürriyetlerine yaklaşımın özgürlükçülükten oldukça uzak olduğu bu ortamda, NetClean adlı bir firma ile yapılan görüşmeler gündeme geliyor.

İsveç kraliçesi Sylvia’nın fonları ile vakıftan kurulan şirketin çocuk pornosu başta olmak üzere “istenmeyen” içeriği engelleme uzmanı oldukları kendi tanımlarınca duyuruluyor. Wikileaks’te bu yazılımın 40 milyon euro karşılığı Türkiye’ye satılacağının duyurulmasıyla, basında “istenmeyen içerik beş saniyede silinecek” şeklinde haberler yayınlanmıştı. Peki İsveç, Türkiye’de sansür uygulamalarına katkıda mı bulunuyor?

Çocuk pornosu mevzusu her sansür ve gözetim girişiminde ön plana çıkarılarak, sanki çocuklar için daha güvenli ve huzurlu bir ortam yaratılıyormuş gibi bir algı yaratılarak özellikle de eleştirel içeriğin engellendiği internet yönetmeliklerine, geçtiğimiz yıldan bu yana gerçekleşenleri ve yaklaşımdaki değişimi gözardı etmek mümkün değil.

Başbakanın twitter’ı başbelası olarak tanımlaması, hepsinin kökünü kazıma emelleri, eleştirel sesleri susturmanın yolunu siber-ordu kurarak trolleri insanlara karşı dijital kıyım gerçekleştirmek üzere görevlendirmesi, hükümet partisinin liberal ortamlara ve hürriyetlere yaklaşımını açıkça ortaya koyuyor. Kamusal alanların fiziki olanlarının neredeyse tümünün fazlasıyla devlet kontrolü, gözetimi ve baskısı altında olduğu, basın özgürlüğünün dünya sıralamasının en sonlarına düştüğü bu ortamda, tek alternatif hür fikir beyanı ortamı olarak dijital ortamlar yegane olma özelliği taşıyor. Bu da muhafazakar gündemi olan otoriterleşme yoluna girmiş bir parti için “her türlü ahlaksızlığın gerçekleştiği” bir yer olarak kayda alınıyor.

NetClean’ın sahibi ne diyor?

Ahlaksızlık olarak görülen dijital hürriyetler ve hakların kontrol altında tutulmasını sağlayacak girişimler zaman içerisinde görülmüş ama başarısızlıkları tasdiklenmişti. Hükümetin yeni gözdesi ise NetClean. Şirket sahibi Christian Berg “Türkiye hükümetinin yetkilendirdiği bir özel şirketle şu an görüşmelerimiz devam ediyor. Bu şirket bizim ürünlerimizin Türkiye’de kurulum ve uygulamasını gerçekleştirecek. Üç farklı ürün satışı gerçekleştireceğiz. Bunlardan ilki, kişilerin bilgisayarlarındaki içeriği tarayarak çocuk pornosu arayabilecek; bir ikincisi kurulan yerel ağlara sızarak içerik arayacak; ve son ürünümüz de ‘whitebox’ adı verilen ve dünya çapında kullanılan internet servis sağlayıcılar üzerinde URL temelli engelleme işlemini yürütecek olan sistemdir. Bizim ürünlerimiz özellikle çocuk pornosu üzerine geliştirilmiştir, fakat filtreler hükümet tarafından kurulacak. Şu an için ses ve video taraması yapmakta yeteri kadar ilerlemiş bir ürünümüz yok fakat bunun için kullanılabilecek farklı eklentiler mevcut” açıklamasında bulunuyor.

NetClean şirketi kendisini zararlı içerikleri internet ortamından kaldırarak daha güvenli bir toplum ve dijital atmosfer yaratmayı amaçlayan bir şirket olarak tanımlıyor. Tabii ki bu tanımına karşılık dünya çapında sansür ve gözetim mağdurları da eleştirilerini getiriyor.

Bu ürün Avrupa’da da kullanılmakla birlikte, sansür ve gözetim haritasına bakıldığında en yüksek oranda yasakçı ülkelerin kaçında satın alan hükümetlerin hangi içeriği istenmeyen ilan ederek kendi toplumlarını çeşitli hak ve hürriyetlerinden mahrum bıraktığı bir incelenmelidir. Daha önce yalnızca whitebox kullanarak URL tabanlı engellemeler yürüten devletler, şimdi gerçek zamanlı sansür için kendi oluşturdukları filtrelerle sözde güvenli internet sunacaklar.

Genelkurmay yetkililerinin sosyal medyayı bir ulusal tehdit olarak görebildiği, istihbarat servislerinin bir oda dinlenmesini engelleyememesine değil de dinlenen içeriğin sızdırılması üzerinden değerlendirildiği ülkelerde, böyle bir teknolojiyi satın alan hükümetin internet üzerinde kendi şekilci baskısını kurmayacağının garantisini kim verebilir?

Geçtiğimiz Aralık ayında Türkiye istihbaratının kaotik günlerinin yeni bir perdesi açılmıştı. Türkiye tarihindeki  en büyük yolsuzluk iddialarının tapeleri havalarda uçuşurken, nereden ve nasıl geldiği belli olmayan kayıtları durdurmak için adeta devletin bütün mekanizmaları seferber edilmişti. İçerik engelleme, sayfaya erişim yasaklama, kullanıcı adı bloke etme, sosyal medya şirketleriyle anlaşmalar yapmaya çalışarak kullanıcıların ifşasını sağlama çabaları gibi çeşitli yöntemler denenmiş fakat belirli bir sonuç alınamamıştı.

Şubat ayında meclisten geçirilen 5651 sayılı kanunun yenilenmiş hali ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Anayasasına aykırı içerdiği hükümlere rağmen yürürlüğe girmiş ve kısa bir sürenin ardından da çeşitli sosyal medya mecralarına erişim hukuk dışı olmasına rağmen tamamen yasaklanmıştı. Her defasında yeni bir mazeret bulunan sansür ve yasak girişimlerinin bu defa yeni açıklaması bu firmaların Türkiye’de vergi ödememesiydi. Ödenmemiş vergilerden ümit kesilmiş olacak ki, şimdi milyonlarca euro ödenerek hedefli sansür ve yasaklama için İskandinav teknolojisi kullanılmak isteniyor.

Dünya çapında hizmet veren arama motorlarından en çok içeriğin silinmesi talebini ileten fakat yurttaşların ifade özgürlüğü ve haber alma hakkına ihtilaftan dolayı reddedilen ülke Türkiye, demokratik yönetişim girişimlerine en çok dijital kelepçe vuran ülke de ayın zamanda. Şayet bu gerçek olmasaydı, belki de birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bu tür bir yazılımın devreye girmesi çok ses getirmeyebilirdi. Fakat insan hakları karnesi oldukça kötü, demokratikleşme yolu oldukça isteksiz bir öncülük tarafından götürülen Türkiye’de bu tür uygulamalar elzem bir hal alıyor. Maalesef Türkiye gibi ülkelerde bu tür “daha güvenli internet” programları ancak liberal hürriyetleri ve hakları tırpanlamaya yarıyor.

Sansürlemek zihniyet değişikliği yaratmadı

Bir konuyu açıklığa kavuşturmakta fayda var. Türkiye, dünyada pornoya adeta savaş açmış ülkelerin başında geliyor. Gelgelelim dünyada “porno” kelimesini aratan ülkeler sıralamasında neredeyse her sene ilk beş içerisinde yer alıyor. Bunun da ötesinde maalesef “çocuk pornosu” aramalarında dünya lideri ve ayrıca Avrupa’daki çocuk pornosu içeriğinin de yüzde 67 oranında tüketicisi bir ülke. Yani sansürlemek zihniyet değişikliği yaratmış değil. Baskılarla sosyolojik bir sorunu ortadan kaldırmayı amaçlamak, bir sorunu konuşmadan çözme girişimine benziyor. Öte yandan çocukların korunması konusunda sokakta, okulda, evde şidden gören ya da kaçak olarak “çocuk işçi” durumunda çalıştırılan çocukları ve de hatta ailesinin zoruyla evlendirilen çocukları koruyamayan, olanaksızlıkları aşmak için yeterli girişimlerde bulunmayan devlet 40 milyon euro gibi bir meblağı harcamaktan çekinmeden, internet erişiminde sınırlamalar getirerek acaba çocuklarımız için daha güvenli bir ortam sağlamış mı olacak?

Eğer hükümetin girişimleri samimi olmuş olsaydı, okullarda mobbinge, evde ve sokakta şiddete, çocuk işçiliğe ve pedofili evliliklere karşı kampanyalar yürütür ve bu toplumsal sorunların çözümü için öncülük ederdi. Çocuk tecavüzcülerinin rızası vardı denerek salıverildiği, çocuk işçi çalıştıranlara ücret standardı verildiği, sokaklarında çocukların öldürüldüğü bir ülkede çocuklar için dijital güvenliğe yatırım yapmak yeteri kadar gerçekçi bir bakışı yansıtmıyor.

İsveç nasıl yaklaşacak?

Şimdi ise soru, dünya çapında demokratikleşmeyi ve insan haklarını yaymak ve savunmak için önemli adımlar atan İsveç’in bu programın satışına nasıl yaklaşacağı.

Dünyada her ortamda insanlık onuru ve birey hak ve hürriyetlerini anlatan İsveç temsilcileri, acaba NetClean’in kullanılmaya başlanmasıyla Türkiye’deki dijital haklar alanında ne söyleyecekler?

İsveç’in birçok ortamda açıkça savunduğu ve desteklediği birçok kimliğin şu ana kadar var olan filtrelerde sansüre ya da dijital kıyıma uğradığı düşünülünce, acaba İsveç, Kürt hareketi, LGBT toplulukları, Ermeni gazeteleri ve yayınları, farklı yaşam tarzları, ırkçılık karşıtı gruplar ve muhalif siyasi görüşlere karşı yaklaşımını da değiştirdi mi diye merak uyandırıyor. Bunun da ötesinde, bir şirketin yaptığı anlaşmanın ardında Kraliçe Sylvia’nın açık bir desteği olması acaba İsveç kraliyet ailesinin hak ve hürriyetlere karşı bir beyanatı olarak algılanabilir mi bu satış?

Çocuk pornosu konusu birçok hükümet tarafından sıklıkla dile getirilen bir mazeret. Ve her nedense sürekli olarak bu gerekçe öne sürülüp bir şekilde siyasi muhalefetin de bu sistem filtrelerine dahil edilmesi sağlanıyor. Sansür ve gözetimin toplumların başbelası olduğu bu dönemde, sorun küresel bir hal aldı ve gitgide büyümekte. İnternetin gayri-merkezileşmesinin insanlığın hür geleceğinin bir teminatı en demokratik sistemlerin bir güvencesi olduğu dönemlerde, küresel çapta hükümetlerin sansür ve gözetime bu denli yatırım yapıyor olması bir yandan korkutucu.

Yurttaşların dijital gözaltı yaşamları başlarken sansür ve gözetime karşı en yaygın kampanyayı da tabii ki Korsan Partiler gerçekleştiriyor ve küresel yurttaşların bireysel hak, hukuk ve hürriyetlerinin daha özgürlükçü yaklaşımlardan geçtiğini dile getirmeye devam ediyor.

Posted in AKP, Censorship, Digital, media freedom, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Armenian Activists Demand Preservation of Afrikyan Building

 

Letter to the European diplomatic missions to Armenia

YourExcellencies,

On behalf of “SOS Afrikyan Club Building” civic initiative we would like to draw your attention to the attempt by the Armenian Government of breaking the Convention for the Protection of the Architectural Heritage of Europe (Granada, 3.10.1985), ratified by the National Assembly of Armenia on 21.10.2008. According to Article 5 of the Convention, “Each Party undertakes to prohibit the removal, in whole or in part, of any protected monument, except where the material safeguarding of such monuments makes removal imperative. In these circumstances the competent authority shall take the necessary precautions for its dismantling, transfer and reinstatement at a suitable location.”

The Afrikyan Club Building is a unique late 19th-20thcentury structure listed among architectural heritage of national importance. According to N1616-N decision of the RA Government dated 7.10.2004, the Club building was subject to replacement. This decision, however, has lost its power after the ratification of the above mentioned Convention guided by Article 6 of the Armenian Constitution.

We are deeply concerned by the fact that since 2011 the Government of Armenia, particularly the Ministry of Culture, has been ignoring our pledges to act in line with its international commitments, therefore to annulate its decision about replacement of the monument and undertake the protection and conservation of the sight. Particularly, starting from June 9, 2014 the contractor agency started to dismantle the building.  Thanks to the efforts of a few dozens of citizens, professionals and media it hasbeen possible to abort the dismantling attempts so far. However, at any moment the dismantling may be re-launched. We are working in various layers: legal processes, awareness raising and public mobilization, all-day-long presence at the sight by shift, and other actions.

“SOS Afrikyan Club Building” civic initiative involves activists, professionals, media and NGOs which have been actively engaged in series of civic movements on cultural, environmental, public space and human rights causes, such as Mashtots Park civic struggle, Save Open-Air Hall of Moscow Cinema, Save Teghut civic initiative, Public Transport movement, and more.

We urge you to act as guarantors of the respective European Convention, to closely monitor the situation and react accordingly. This could involve supporting statements and media interventions, negotiations, public political pressure, etc.

Thank you for your consideration. We look forward to your reaction at your earliest convenience.

Sincerely,

“SOS Afrikyan Club Building” civic initiative

 

Addressed to:

Representation of the Council of Europe

Mr. OleksandrPavlyuk, Head of Representation

Delegation of the European Union to Armenia

H.E. Mr. TraianHristea, Ambassador, Head of Delegation

Embassy of the French Republic

H.E. Mr. Henri Reynaud, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Federal Republic of Germany

H.E. Mr. Reiner Morell, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Hellenic Republic

H.E. Mr. IoannisTaghis, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Italian Republic

H.E. Mr. Giovanni Ricciulli, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Republic of Lithuania

H.E. Mr. ErikasPetrikas, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Republic of Poland

H.E. Mr. ZdzislawRaczynski, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of Romania

H.E. Mr. SorinVasile, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the Kingdom of Sweden

H.E. Mrs. Diana Janse, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of Switzerland

H.E. Mr. Lukas Gasser, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Embassy of the United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland

H.E. Mrs. Katherine Jane Leach, Ambassador Extraordinary and Plenipotentiary

Mr. Timothy David Straight

Honorary Consul of the Kingdom of Norway, Honorary Consul of Finland

Posted in Europeanization, Protests | Tagged , , , , | Leave a comment