Istanbul police starts massive operation with 1.000 cops

A massive operation has started in Istanbul with the participation of a thousand policemen consisting of special-ops, riot police and sweeneys. In two sub-regions in Esenler, streets have been blocked and all citizens are subjected to ID-controls, cars are being checked and cafes and internet cafes are being raided. Newspapers report that police helicopters are in support position in the air.

The original source of the operation is cited to be narcotics department. However as the operation expands, others suspected of different “crimes” also get police treatment.

Posted in Istanbul, police | Leave a comment

Russia Invades Ukraine?

 

After invasion and annexation of Crimea from Ukraine and forcing the region to join into Russian lands, Russian President Vladimir Putin’s ambitions were nowhere to stop at the borders of the rest of an internationally recognized sovereign state, Ukraine. Any realist would deduce from the earlier Russian aggression that it would not stop with Crimea only. Nor would the humanitarian aid supplied by Moscow be for the bettering of anything on the Ukranian side.

After the popularly supported street protests reached a peak in Kiev’s famous Euromaidan protests, Yanukovich had to step down and due to the upheaval in the country, Russian forces in Crimea had intervened and “secured” the peninsula. It was obvious that the “security” ambitions would not stop at the borders of the newly annexed region, Crimea and would spread to other prosperous/productive regions of Ukraine.

In several districts and cities there had been pro-Russian uprisings demanding the same fate as Crimea did. Even though what happened in the part of formerly Ukranian peninsula is against the international laws and there was a Budapest memorandum to guarantee the integrity of Ukranian lands, this action carried out with only economic sanctions that did not stop Russian aggression.

European far right’s involvement was observed on both sides of the conflict; one “occidentalist” fraction supporting Ukraine’s future in the EU in a Brussels-focused atmosphere, and a “Duginist” or better “Eurasianist” bloc supporting Russian take-over of whole of Ukraine and spreading of the ideology to other parts of Europe.

After days of deployment of Russian military tools into Ukraine in humanitarian aid trucks, eventually the invasion began with APCs and helicopters according to witnesses and confirmations from ground-based journalists. According to reports, invasion began from the East, namely the pro-Russian Luhansk.

So far comments from several Ukranians have been “we can’t wait for the morning to see the depth of worries from the EU authorities” referring to the softness of EU reaction to Russian aggression and the loss of lives in Ukraine since clashes began.

On the other hand, Russian Ministry of Foreign Affairs has demanded an end to combat and declaration of ceasefire to deploy further humanitarian aid which is being brought by convoys of hundreds of military trucks. Moreover, Russian Authorities also clarify that they are ready to trade with anyone that is ready to cooperate with Russia. According to Russian authorities, these convoys contain power generators, foodstuffs, water, baby’s food, medical supplies and sleeping bags… However Ukrainians suspect of military equipment which is being deployed into their country, after the unlawful annexation of part of their country. Even though after a few hours of troop deployment it stopped, no one can be sure whether this will be the trend in the coming days or not. Or whether Russian military has been testing Western reaction to an all-out-invasion of Ukraine.

Posted in Europe, Far Right, Protests | Tagged , , , , , | Leave a comment

Çevrimdışı Cumhurbaşkanı

(Orjinali AGOS’ta)

 

Cumhurbaşkanı adayları vaatlerini “yeni yaşam çağrısı”, “vizyon belgesi” ve “seçim bildirgesi” isimleri ile yayınladı ve gördük ki, kim seçilirse seçilsin bizi “offline” bir cumhurbaşkanı bekliyor. Söylemlerden ve vaatlerden anladığımız bu; üç aday için de, İnternet özgürlüklerinin ve kampanyalarını yürüttükleri sosyal ağlardaki ifade özgürlüklerinin önemi yok gibi görünüyor! Hoş daha önce, yine sansürle boğuştuğumuz bir dönemde Abdullah Gül buradan izleyebileceğiniz ABD’deki konuşmasında Türkiye’de sansürün olmadığını söylemişti. Sansür yok muydu, vardı. Peki şimdi? Daha fazla var! Bir zamanlar yasaklı kitap listeleri sayfa sayfa artarken, bugün yasaklı internet siteleri listeleri, internet ortamında kelime bazlı engellemeler çok daha kapsamlı bir sansüre tabi oluyor. Türkiye, sansür ve gözetim yatırımları anlamında dünyaya ilk kez ayak uydurdu. Dijital gözetim ve sansüre belki de daha önce tenezzül edip yeterince yatırım yapılmıyordu; fakat bugün her ikisi için de dünya çapında kötü üne sahip şirketlerle anlaşmalar yapılabiliyor. Tam da toplumsal ve ekonomik ilişkilerin İnternetle iç içe geçtiği bu dönemde…

Takip ettiğimiz kadarıyla adaylardan sadece biri mitinglerinde dijital haklara dair konuştu: “Biz klavyelerin üzerindeki baskıları kaldırdık”. Ne ironiktir ki bunu söyleyen aday, İnternet özgürlüklerini kısıtlamak için harıl harıl çalışan bir partinin genel başkanı, ‘twitter mwitter’ gibi sosyal ağlardan pek hoşlanmayan Erdoğan’dı. Sosyal medya mecralarını “çirkin teknoloji, ahlaksızlık kaynağı” olarak itham eden Erdoğan için kendisinin sosyal medyayı şahsen kullanımıyla ilgili olarak “bunlara ayıracak zamanım yok” yanıtını vermesi, biraz da bu alanda devlet düzeyindeki yakın çevresinden başlamak üzere, eğilimin ne olacağını gösteriyor. İhsanoğlu ise, bazı ekşi sözlük yazarlarıyla buluşmasından sonra şöyle bir tweet yazdı: ”İnternet özgürlüğü, yaşadığımız bilgi çağının en temel özgürlüklerindendir”. Kendisinin, yeni/sosyal medya mecralarını kullandığını gördüğümüz İhsanoğlu, bu konuda çok nitelikli bir değerlendirme yapmasa ve derinlemesine bir yorumda bulunmasa da muğlak bir yaklaşımla konuyu temel özgürlükler kapsamında gördüğünü göstermiştir. Fakat unutulmamalıdır ki halihazırda var olan cumhurbaşkanı Gül de özellikle Mısır gibi ülkelerde internet yasaklarının artışına binaen dijital hakların önemine dair tweetler atarken, sonrasında yeni sansür yasası ve kapsamlı gözetime olanak sağlayan yeni MİT yasasını adeta “jet hızıyla” onaylamıştı. Yani İhsanoğlu için de internete dair özgürlükçü söylemlerde bulunup sosyal medyayı kullanma hamlesi, bu konuda yeterli özeni gösterdiğini tam olarak açık etmemekle birlikte içinde bir tedirginlik de barındırıyor.

Türkiye’de “öteki” grupların ve oluşumların birçoğu, sansürden ve dijital gözetimden çok çekmiştir ve artan düzeyde çekmektedir. İşte bu öteki grupların da temsilcisi olduğunu söyleyen ve bunu gösteren Demirtaş, katıldığı 6 ağustos tarihli CNN Türk’teki programda “internetten film indirdiğini” söyledi. Bildiğiniz üzere, ‘youtube’un kapalı olduğu dönemde Erdoğan siteye girebildiğini söylemiş, siz de girin demişti. Mesele bu değildi, biz zaten giriyorduk ve herhalde cevabını hiç bilemeyeceğimiz “acaba Erdoğan youtube’de ne izliyor?” sorusunu düşünüyorduk. Öte yandan bu samimi televizyon programı sürerken, aynı saatler civarında İhsanoğlu twitter’dan bir düşüncesini daha yayınladı: ”Bilgisayar programı, uygulama yazılımları ve endüstriyel tasarım gibi konular siyasetten daha önemlidir”. Eğer İhsanoğlu bu düşüncesinde samimiyse, geleceğin politik ortamını çok net bir şekilde tahayyül etmiş demektir. Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi, aktif kullanım ve konuya dair değerlendirmeleriyle ortaya çıkacak bir samimiyet olacak bu.

Tabandan talep gelmezse..

Demirtaş’ın “yeni yaşam” çağrısında H.David Thoreau’dan ilham alınan “En iyi hükümet en az hükmedendir” cümlesini gördüğümüzde, birkaç madde sonrasında konunun İnternet özgürlüklerine ve hükümetin yurttaşlarına “İnternetle birlikte hükmetmesi” meselesine geleceğini düşündük ama olmadı. Dijital hakların ehemmiyeti henüz yeterince ön plana çıkmamışken, bununla birlikte yüzlerce, binlerce başka mesele ve özellikle de kimlik siyaseti bu kadar baskınlığını korurken, henüz internet hürriyetinin yaygınlaşması ve özgürlükçü politikanın bir parçası olması belki de bu seçimde zaten olamayacaktı. Toplum tabanından daha gür bir sesle ifade özgürlüğü ve fişlemelere karşı tavır olmadığı sürece de belki de adaylardan kapsamlı bir yaklaşım ummak, ana akım basın kuruluşlarının bu konuyu gündeme getirmesini beklemek boşunaydı.

Son olarak dijital kültür bakımından adayların sosyal medyayı kullanımında takip ve karşılıklı iletişim eğilimlerine bakılacak olursa, adaylardan Erdoğan’ın hiç kimseyi takip etmediği ve kimseye yanıt yazmadığı ön plana çıkıyor. Çatı aday İhsanoğlu’nun ise siyasi partilerin liderlerini, hukuki ve siyasi kurumsal hesapları, uluslararası kuruluşları, insan hakları örgütlerini ve eşini takip ettiği, ayrıca zaman zaman takipçileriyle iletişime girdiği görülüyor. Son olarak Demirtaş’ın uzun süredir şahsen twitter kullanıcısı olduğunu göz önünde bulundurarak bine yakın kişiyi takip etmesi hiç de şaşırtıcı değil. Aynı zamanda takip ettiği kişilerle iletişim halinde olan Demirtaş, henüz dijital haklar konusunda yeterince söylemde bulunmasa da en sıkı kullanıcı denebilir. Bunu “DM’den yürümesi” ve internet kültürünün jargonunu yer yer kullanmasıyla da kanıtlamıştı.

İyi niyetli bir düşünceyle toparlamaya çalışırsak eğer, 2015 genel seçimlerinde partilerin yukarıdan belirlediği adaylar değil de konusunda uzman olan “bireyler” milletvekilliği adaylığı için yarışırsa ve seçmen de partiye değil bu vekillere oy verirse, hayatımızda önemli yer tutan ve tutacak olan konularda politika geliştirebilecek temsilcileri buluruz. Hiyerarşik sosyal ve toplumsal yapıların / ilişkilerin çözüldüğü ve yatay düzlemde ağ temelli hareketlerin arttığı bu zamanlarda neden mecliste dijital okuryazarlığı olan vekiller ve dijital hakları savunacak çevrimiçi bir “İnternet özgürlüğü” vekili olmasın?

Afedersiniz çevrimdışı olacağına…

 

 

(Şevket Uyanık ile birlikte yazılmıştır)

Posted in Censorship, Digital, media freedom, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Dijital Gettolarda Mahalle Baskısı

(Orjinali AGOS’ta)

Hızlı ve yüksek kalitede iletişim, yaşamlarımıza yenilikler katmaya devam ediyor. Lakin yeniliklerin bir kısmını değerlendirirken kullanıcıların ve toplumların dönüşümlerine de değinmek gerek. İletişim çağının kazanımlarından belki de en alenisi olan bireyselleşmenin toplumsal yansımaları gettolaşmayla birlikte yürüyor. Türkiye’de ‘dijital’ ve ‘politika’ kelimelerinin yan yana gelmeye başladığı geçtiğimiz on yıldan bugüne bakıldığında muhtemelen en öne çıkan kavramlardan biri dijital gettolar ve buna ek olarak dijital gettolarda mahalle baskısı olacaktır.

Yakın zamana kadar internet ve iletişimin yaygınlaşmasıyla yaşanacağını düşündüğümüz ‘dijital aydınlanma ve hoşgörü’ rüyasından uyanıyoruz sanırım. Benzer ilgi alanlarına sahip kişilerin kolaylıkla birbirlerini bulabildiği, tanıştığı ve yaşamsal ilerlemenin sağlandığı bir ortamdan sıyrılan;  adım adım kendinden olmayanlara karşı ortak nefretin birleştiği, gettolaşma ortamına sürüklenen bir dijital kültür peydah oldu. Sosyal medya mecralarının kullanımının katlanarak arttığı son bir yılda dijital kıyım ve dijital linç girişimlerinin yanı sıra bireylerin yürüttüğü bu kendini soyutlama hali dijital gettoları oluşturuyor.

Kendi gündeminin peşinde

Gündemlerin kişiselleştiği bir devirde, ülkenin ücra bir köşesindeki zincirleme kazadansa, kişi kendi geçeceği yolun trafik durumunu daha çok önemsiyor. Kendi gündemini takip ettiği olgusunun bir açıdan gayet anlaşılır; ancak kişiselleşen çevrede kamusallık hissinin gettolaşma gibi tehlikeli bir olguyu da gün yüzüne çıkarabilir. Bu durumu bir trafik haberinden siyasi gündeme dönüştürürsek durumun vehameti daha da ortaya çıkıyor.  Tıpkı sadece kendi kullandığı yoldaki trafik durumunu en üst düzeyde önemseyen kişi gibi, yalnızca kendi görüşünün ya da partisinin haberlerini almayı tercih eden milyonlarca insanla yan yana yaşıyoruz. Gerçekliği kendi algısı üzerinden yaşayan kişiler, yalnızca kendi görüşlerini tasdik edecek gazeteler, haberler, kaynaklar, ve sosyal medya kullanıcılarını takip ediyor.

Basında ve gündelik yaşamda çoğulculuğun sesi alabildiğine kısılmışken, bir arada farklı görüşleri fikirler duymanın yegane mecrası sosyal medya olarak görünse de, kullanıcılar genelde yalnızca kendi fikirlerinin yansımasını duymak istiyor, takip ettikleri kişileri özenle seçiyor ve mümkün olduğunca karşıt görüşlü kişilerle iletişimden sakınıyor. Kendisini takip eden farklı görüşten biri olduğunda gururla hemen engellediğinden bahseden ‘getto sakinleri’, tahammülsüzlüklerini yepyeni bir boyuta taşıyorlar.

Aynı ilgiler değil de aynı nefretler üzerinden örgütlenen getto kullanıcıları, “şu partiyi destekleyenler beni silsin”, “bu olaya katılanlar beni listesinden çıkarsın” şeklinde mesajlarını sıklıkla paylaşıyor; kendi görüşleri dışındaki herhangi bir görüşü duymaya dahi tenezzül etmiyor. Baskın olmak kaygısıyla ortaya çıkan bu saplantının aşılması ancak çoğulcu fikirleri kabullenmekle olacaktır. Kendi fikirlerinin gelişimi için bile “diğer” görüşlere ihtiyacı olduğunun farkında olmayan getto sakinleri hangi görüş, akım ya da taraftan gelirseler gelsinler, dijital kurtarılmış bölgelerinde kendi mahalleleri içinde ‘ötekine’ karşı sırasıyla tahammülsüzlük, önyargı, kin, nefret ve linç eylemlerine girişiyorlar.

Kendisinden başka hiçbir sesi duymayan bir dijital kitle oluştuğunda, bu kitleden başka bir kitlenin olmadığı algısı ortaya çıkar. Bu nedenle birçok kullanıcı özellikle herhangi bir seçimin ardından “şu parti nasıl kazanır anlamıyorum” ya da “bu parti kaybetmesine rağmen nasıl yine de bu kadar oy alır anlamıyorum” gibi serzenişlerde bulunuyorlar. Karşısında durduğu fikri tümden reddeden, hatta kişisel ilişkileri pahasına dijital iletişimini sonlandıran kişiler için bu görüşler var olmamış “gibi” görünüyor. Bütün gerçekliğiyle tüm kişilerin, kimliklerin, görüşlerin ve eğilimlerin varlığını sürdürdüğü dijital dışı dünyaya döndüğünde şoka uğrayan çoğulculuğa kapalı görüşler, kendi içinde baskıcılığını artırarak kendini tatmin etmeye çalışır.

İnternet erişimi olan her bireyin elinde sınırsız bilgi kaynakları varken, dışarıdan bir dayatma olmaksızın kendi algı mecralarını kısıtlamaya kalkışması belki de gündelik yaşamda uğradığı müdahaleler nedeniyle oluyordur. Basit bir açıklama olarak bireyin, devlet, sistem, mekanizma, ataerkillik, mahalle vs. şeklinde açıklanabilecek herhangi bir örgütlü unsur tarafından baskı altında tutulması öne sürülebilir. Fakat biraz daha derinde bir inceleme yapılırsa kendisini gerçekleştirememiş bir etki-tepki meselesinden çok, bilinçli bir tercih olarak tahammülsüzlüğü seçmiş, farklı sesleri düşman bellemiş bir kültür görmek mümkün. Bunun temeline inildiğinde kültürel olarak kamusallık hissinden arınmış bir bencilliğe yönelmiş, çok seslilik karşıtı eğilimlerin yaygınlığı karşımıza çıkıyor.

Dijital atmosferde çoğulculuğa karşı çıkılması bir yandan da geçtiğimiz yüzyılın baskıcı yönetimlerinde yaşananları hatırlatıyor. Sistemli tahammülsüzlük politikasının bir yansıması olarak algı yönetimi araçlarıyla “kandırılmış” bireylerden bahsedilirken, bugün tamamen kişisel tercihlerle kendinden olmayana karşı çevrimiçi duvarlar ören milyonlar, geçen yüzyıla göre çok daha vahim bir tablo sergiliyor. Eserlerinde baskıcılık ve otoriter eğilimleri irdeleyip eleştiren politik teorisyen Hannah Arendt’in dediği gibi “insan değil, insanlar yaşar bu gezegende; dünyanın kanunu zaten çoğulculuk.”

Posted in Digital, media freedom, Social Media, Turkey | Tagged , , , , , | Leave a comment

MİT ‘Dijital Gestapo’ olmaya aday

(Orjinali AGOS’ta)

Korsan Partiden Gürkan Özturan, ‘TİB’in tasfiye edilip görevlerinin MİT’e devredileceği” tartışmalarını Agos’a değerlendirdi.

Gözetim ve fişlemenin her daim başlıca sorunlardan biri olduğu coğrafyamızda, geçen yıllarla birlikte bu konudaki tek değişim, muhtemelen teknolojik olarak daha üstün araçlarla gözetimin yapılması olmuştur. Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıl Gezi Parkı protestolarında sosyal medya başta olmak üzere mümkün olan tüm iletişim araçlarını kullanarak insanları sokağa davet edenlerin bir listesi çıkarılmak istenmişti. Başbakanın, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) talimat verdiğini belirtmesinin ardından, böyle bir altyapının mevcut olmadığının basına bildirilmesi de uzun sürmemişti. Aradan geçen bir yılda internet ortamındaki yayınları düzenleyen, sansür temelli 5651 sayılı kanun geldi. MİT yasasında yapılan değişikliklerle gözetim ve fişlemeler olağanlaştırıldı, 17 Aralık sonrası çeşitli kurumların telekulak dinlemeleri yaptığının ortaya çıkmasıyla birlikte baskınlar yapıldı/yapılıyor; velhasıl günden güne artan bir “daha fazla denetim” arzusu var.

TİB neden MİT’e devredilir?

Başbakan, Ordu mitinginde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TIB) görevlerini zaten MİT’in de yapabildiğini belirterek, TİB’in kurumsal olarak kapatılacağını ve yetkilerinin de MİT’e devredileceğini haber verdi. Peki neden başkanlığını zaten bir MİT mensubu olan Cemaleddin Çelik’in yürüttüğü TİB kapatılarak yetkileri MİT’e devredilir?

MİT yasası hazırlanırken dünya çapında ve Türkiye’de hürriyetleri savunan sivil toplum kuruluşları çekincelerini dile getirmiş, yasanın bir gözetim devletini oluşturacağını, ileride hem yurttaşlar ve hem de hak ihlalleri dolayısıyla devlet için çok sayıda sorun yaratacağını belirtmişlerdi. Şimdi TİB’in yetkileriyle donatılmış bir süper-güçlü istihbarat teşkilatı olma yolunda olan MİT, son günlerdeki deyimle ‘Dijital Gestapo’ olmaya aday. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin önüne konan bir engel olarak tüm yetkileri olabildiğince merkezileştirme eğiliminin bir parçası olan bu tavır, akıllara bu eğilimin diğer devletlerdeki uygulamalarını getiriyor.

NSA skandalının öğrettiği

Edward Snowden’in ortaya çıkardığı NSA dinleme skandalının ardından, internet yönetimi alanında devletlerin hem daha fazla yatırım hem de daha fazla gizlilik planlarıyla paralel değerlendirilebilecek MİT girişimi, dünyadaki gözetim ve fişleme uygulamalarından ayrı düşünülmemelidir. 11 Eylül saldırıları sonrası çıkarılan yasalarla üstün nitelikli gözetim mekanizmaları kurmaya başlayan ABD’de, 2003’ten bu yana binlerce insanın yaşamı, telefonları ve dijital cihazlarındaki kameralar aracılığıyla yasalara aykırı şekilde kayıt altında tutularak taciz edilmişti.

Karşılıklı ifşa riski

TİB kurulmadan önce farklı devlet organlarının yasadışı dinlemeler yürütmüş olması, bir noktada birbirlerini ifşa etmelerine neden olmuştu. İktidarların güvencesinin gizlilik olduğu ortamlarda ise bu vaziyet büyük bir risk demek. Bugün daha da üstün niteliklerle donatılan ve dokunulmaz addedilen yepyeni kurumlar/yapılar ortaya çıkarılırken hatırlanması gereken en önemli husus, bir gün bu kurumların da denetimsizlikle raydan çıkması halinde her türlü hukuk ihlalinin ifşa olacağıdır.

Bireylerin hak ve hürriyetleri kapsamında yer alan, uluslararası hukuk ve anayasa güvencesindeki mahremiyet hakkı ve henüz Türkiye’de devlet tarafından tanınmayan anonimlik hakkına rağmen MİT süper yetkilerle donatılmış bir muhaberat unsuruna dönüşüyor. Yine de devlet büyüklerimizin bireyin ve yurttaşın haklarını hiçbir zaman gözetmediğini söylemek de haksızlık olur. Öyle ki herkesin her hareketinin takip edildiği, her telefon görüşmesinin kayıt altında tutulduğu ve özel yaşamın sistemli bir biçimde ihlal edildiği bir ortamda, güzide bakanlarımızdan Binali Yıldırım “Dinlenilmek istemiyorsanız telefonla konuşmayın” diyerek bizleri uyarmıştı.

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Kimlik Siyaseti ve Bireyselci Mikrodemokrasi İttifakı

(orjinali AGOS’ta)

Korsan Parti’den Gürkan Özturan, Avrupa siyasetinde öne çıkan bireyselleşme ve mikro demokrasi eğilimini Agos’a yazdı.

 

Milliyetçiliğin siyasi ideolojinin temeline yerleşmesiyle oluşturulmaya başlanan kimlik siyaseti, geçen iki yüzyılda gittikçe etkisini artırdı. Bugün yalnızca Türkiye’de değil, herhangi bir yetkilinin seçimle belirlendiği tüm ortamlarda geçer akçe kimlik siyaseti olmuş durumdadır. Bu duruma örnek olarak yalnızca Avrupa Parlamentosu seçimleri ya da Türkiye’de yalnızca birkaç ay önce gerçekleşen yerel yönetimler seçimleri de gösterilebilir. Popülizmin belki de en kazançlı şekli olan kimlik siyaseti, bugün Türkiye politikasında en yaygın görülen siyasi araç. Demokratik toplumların fikirler ve dünya görüşü üzerinden yürüttüğü tartışmaları etnik, dinî, ya da sınıf bağlarına indirgemek, kitlesel partilere fazladan sorumluluk yüklemekle birlikte, birçok meselenin çözümünü de geciktiriyor. Hem Avrupa bütünleşmesi hem de Türkiye siyaseti için önemli olduğunu düşündüğüm bireyselleşme ve korsan ideoloji üzerinden bu konuyu açmaya çalışacağım.

Kimliklerin ve aidiyetlerin önemi siyasi tartışmalarda da elbette göz ardı edilemez; özellikle de cinsiyet ve etnik köken gibi değişim şansı olmayan aidiyetlerin. Bir kişinin kendi kökenine dair milliyetçiliği, ulusalcılığı, dindarlığı onun siyasi konumunu etkileyecektir. Fakat, bu aidiyetlerin herhangi bir etik değer ya da erdemli duruşun önüne geçtiği noktada tümden insanlık için büyük bir tehlikenin belirteci harekete geçiyor. Bireylerin hür bir biçimde kendi adalet duygularını belirlemeleri, bir olay ya da durum karşısında kendi yorumlarını yapmaları olağandır. Bu yorumları yaparken ait oldukları bir kökene dayalı olarak kendilerince doğruyu yanlıştan ayırt etmeleri ise iç karartıcı.

Çoğul kimlikliler dünyası

Kimlik konusunda birçok kişi tek tipçi bir yaklaşımla özellikle etnik ve dini aidiyetleri öne çıkarsa da, aslında bir bireyin çok daha fazla kimliğinin bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Bir kişi hem çoğunluğa dahil olan bir etnik gruba hem de azınlık olan bir dini gruba aynı anda mensup olabilir. Bu kişi aynı zamanda farklı aidiyetler ve ilgi alanlarından dolayı birçok başka kimliğe de mensup olabilir. Örneğin Almanya’da yaşayan protestan bir Alman kadın, alkol kullanmıyor, bisikletle ulaşım sağlıyor, hayvan haklarını savunuyor ve gözetim karşıtı fikirlere sahip dijital hakları savunuyor ise, bu kişinin yalnızca bir kimliği olduğunu söylemek yersiz olur. Aynı alanlarda bulunan başka bir kişiyle kıyaslandığında bu iki kişi bambaşka iki siyasi eğilime mensup olabilirler. Bu kişiler hem kadın haklarını, hem hayvan haklarını, hem çevreci ulaşımı hem de dijital hakları göz önünde bulundurmak durumunda. Bunun haricinde ulusal kalkınma ve düzen adına bir partiye mensup olmaları diğer gündemlerinde bulunan meseleler için asla yeterli olamaz.

Bugün Türkiye’de bir araştırma yapılsa ve insanların siyasi partilere neden üye oldukları ya da oy verdikleri sorulsa, birçok kişi partilerin bütün tüzüklerini benimseyerek kabullenmedikleri ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Hatta, yeterince fazla kişi bir ya da birkaç meselede kendilerine yakın buldukları bir partiyi destekliyor ya da başka bir partinin başa gelmesinden duydukları kaygıyla oy veriyorlar. Bu eğilimin sonucu olarak partilerin oy oranlarında nüfus artış hızıyla doğru orantılı bir genişleme mevcut. Diğer kimliklerin üstünlüğünden korkuyla kendi kimliğine saplantı derecesinde bağlanarak asla kazanamayacak bile olsa yine de bir aidiyet hissiyle bu güç çekimine giriyorlar. Sonuç, ilkeler ve değerlerden arınmak pahasına kimlik siyasetini kabullenme oluyor.

Kitle siyasetinden bireyselleşen siyasete

Avrupa’da kimlik siyasetinin saplantıya dönüştüğü nokta da aşırı sağ partilerin yükselişinde görülebilir. Bütünleşmeye ezelden beridir karşı çıkan milliyetçiler, diğer tüm ilkeleri bir kenara bırakarak etnik kökenlerinden dolayı, var olan siyasi düzende daha çok söz sahibi olmaları gerektiğini ve diğer partilerin de onların gündemini belirlemesi gerektiğini iddia ediyorlar. Arada bir merkeze yakın partilerin bu oy potansiyelini çekici bulmaları dolayısıyla söylemlerini biraz daha aşırılaştırmaları ve milliyetçi gündemleri benimsemeleri de yabancı olduğumuz bir mevzu değil. Ancak bilineceği üzere, Avrupa’da neredeyse tüm siyasi oluşumlar insan hakları ve uluslararası hukuku temel ilke edinmiş durumdalar ve haklı olarak bunu tartışmaya dahi açmıyorlar.

Temel hak ve hürriyetleri odağa alındığı bir durumda, bir sonraki adım bu hürriyetlerin yaygınlaştırılması ve herkesin haklarını özgür biçimde yaşayabilmesini sağlayacak ortamın serbest bırakılmasına izin verilmesi olur. Bunu başarmanın yolu ise iletişim ve seyahatin hem hızlı hem de daha yaygın erişilebildiği günümüzde, öne çıkan bireysel tercihlerin merkeze oturtulmasındadır. Şu an için geçerli olan kitleselleşmenin ötesinde bireyselleşmeye yönelen siyasete, işte bu akım yön verecek.

Henüz Türkiye’de temel hak ve hürriyetlerin teminat altına alınamamış olmasından dolayı, yaygın bir bireyselleşme ve mikrodemokratik yaklaşımlardan söz etmek mümkün değil. Ancak Avrupa siyasetine bakıldığında, kıtada baş gösteren siyasi tartışmaların git gide sağ ya da sol ekseninden ziyade her yönde gelişen bütünleyici bir savı öne çıkarmakta olduğunu görmek mümkün. Bundan on yıllar öncesine kadar nazizm gibi bir tehlikeye karşı Avrupa için merkez sağ ve merkez solda birlik kaçınılmaz gibi görünüyordu. Fakat Avrupa bütünleşmesinin adım adım ilerleyişi karşısında belli başlı demokratik meselelerin ortaya çıkması, çağın değişimiyle birlikte baş gösteren yeni sorunlara alternatif çözümler üretilmesi gibi kaygılarla yeni siyasi çekirdekler doğdu.

Çeşitli meseleleri dert edinmiş kişilerin, üstlendiği birçok kimlikten bir tanesini ön plana çıkararak onun haklarını savunan yeni oluşumlara yeşiller, hayvan hakları savunucuları, feminist inisiyatif, bisikletliler ve korsanlar örnek olarak verilebilir. Sahip oldukları ideolojiyi temel hak ve hürriyetler çerçevesinden bakarak toplumda sorunlu olarak gördükleri meseleleri çözmeyi hedefleyen bu siyasi grupların çok büyük çaplı bir gündemleri bulunmuyor. Fakat zaten uzmanlaştıkları meseleleri teknokratik bir yaklaşımla çözdüklerinde, devasa bir planla var olan siyasi çekişmelere girmelerine pek gerek de yok.

Bireylerin üstlendikleri birçok kimliklerden birinin siyasi temsiline destek vermesi, ve bu mikrodemokratik oluşumların sonunda bir ittifak halinde adaletsizliklere karşı tek ses olması da bütünsel olarak bireylerin kişisel kimliklerini silme eğilimindeki kitlesel partilere karşı başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Bunun yanında, herhangi bir etnik ya da dini kökene bağımlı kalmaksızın, hak temelli ve birey odaklı siyasi oluşumlar demokrasi adına günümüzün küreselleşen sorunları karşısında bir umut ışığı oluyor. Özellikle de kitlesel partilerin hiçbir hızlı çözüm vaadi bulunmadığı, demokratik olmayan devletlerde bu tür mikrodemokratik oluşumlar ittifakı daha da önemli hale geliyor. Kim bilir belki de kitlesel partilerin baskıcılığından kurtuluşun yolu mikrodemokratik ittifaklara sıcak bakan bambaşka görüşlerden kapsayıcı bir birliktir. Böylesi bir ittifak ise ancak etnik ve dini çoğunlukla azınlık birlikte, sağ ve sol, ilericiler ve muhafazakarlar, yeşiller ve korsanlar, liberaller, eşcinseller, anarşistler, kısacası birbirlerinin temsil ettikleri kimliklere karşı garezi olmayan herkes dahil olabildiği sürece sağlanabilir.

 

Posted in AKP, CHP, Europe, Europeanization, Far Right, kurdish, Nationalism, New Left, Racism, Radical Right, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

02:00 am – Midnight Raids Rock Turkish Police Force

A not-so-secretive home-raiding operation was unleashed just days after the Gulenist movement’s newspapers started revealing statistics of the AKP government’s increasing trade with the Israeli government despite the anti-Semitic, anti-Israeli rhetoric that is prevalent in the AKP party. The operation is taking place only two hours after Erdogan appeared on a TV show saying, “It’s time for a cleaning now.” This sentence was the start of an operation that spread to 22 cities into the morning.

At 2:00 AM on July 22nd, Turkey experienced yet another “first time” in its history, and contrary to the permitted rules of home-raiding operations and arrests, hundreds of doors were knocked on in the middle of the night and arrests began. According to the penal code, house searches and arrests can only be made between 5:00 AM and 11:00 PM. However, in exceptional cases when the operation is led by the Organized Crime and Terrorism Taskforce, home raids on high-level suspects can be carried out at unorthodox times.

At this very moment, hundreds of homes are being raided as this article is being written. Police officers and police chiefs are being arrested, including the ones who participated in the home-raiding operations and operations against the secret service officers who were also involved in the corruption probe investigation against the government ministers, prime minister, and their sons. Another group of police officers are allegedly the ones who uncovered secret Iranian cells operating in Turkey, especially Tawhid-i Salam (linked to Quds Forces/Jerusalem Army).

The charges against the police officers include espionage and forging legal documents that led to the corruption probe being prepared in the last two years. The same accusations had been made against Telecommunications Directorate (TIB) officers after another nighttime raid was carried out on May 31^st against TIB. After the December 17 and 25 corruption probe arrests of dozens of people related to government and business networks, Erdogan had said “we will raid their caves.”The timing of the operation is also significant. The home raids are taking place just hours before Erdogan addresses the Parliament before it is dissolved for summer recess which, is the last time before presidential elections in August 2014. As the dawn breaks, the operation is spreading to other districts of Istanbul and several other cities. Government “Deepthroat” @fuatavni writes “psychological combat tools are being used to divert public perception right before the elections.” In social media, the operation has been likened to the“Night of the Long Knives” that happened 80 years ago in Nazi Germany.

Posted in AKP, corruption, Istanbul, police, Turkey | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Sansür ve gözetim faaliyetlerine çocukla ilgili hassasiyetleri ALET ETME!

imza ver: AletEtme.org

 

Biz, çocuğun cinsel sömürüsüne karşı olan ve çocuk pornografisiyle mücadelenin önemine ve gerekliliğine inanan kurumlarımız. Bununla birlikte çocuk haklarının insan haklarının bir parçası olduğu bilinciyle, çocuğun korunması konusundaki düzenlemelerin insan haklarına uygun olması gerektiğini düşünüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde basında yer alan haberler doğrultusunda İçişleri Bakanlığı’nın, İsveç merkezli NetClean isimli firma ile bir filtreleme yazılımı konusunda görüşmelere başladığını öğrendik1. Söz konusu yazılımın Twitter’ı zararlı içeriklerden ve interneti çocuk pornografisinden temizlemek amacıyla yapıldığını ve 40 milyon Euro’luk bir maliyeti olacağını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Çocuk pornografisiyle mücadelenin Türkiye’nin de onayladığı Çocuk Haklarına dair Sözleşme ve Çocukların Satılmaları, Çocuk Fuhşu ve Pornografisi Konusundaki İsteğe Bağlı Protokol doğrultusunda önemli ve öncelikli bir alan olduğunu çok iyi biliyoruz. Ancak Hükümetin izlediği yöntemlerin etkisiz, sosyal medya ve özellikle de Twitter ile ilgili yaklaşımı nedeniyle şüphe uyandırıcı ve tedirgin edici olduğunu düşünüyoruz.

Çocuk pornografisi ile mücadele konusunda harcanması düşünülen 40 milyon Euro gibi büyük bir kaynağın daha etkili yöntemlere, şeffaf ve genel insan hakları esaslarına uygun bir şekilde aktarılması bizlerin talebidir.

NETCLEAN ÇÖZÜM DEĞIL

İnternette çocuk pornografisi sorununa tek taraflı sayılacak bu müdahale, öncelikli çözüm bekleyen sorunları – erken evlilikler; ensest; ev, kurum ve kamusal alanda çocuğa yönelik cinsel istismar- görmezden gelmektir. İnternet kullanıcılarının “çocuk pornografisi” ile ilgili erişimlerinin kısıtlanmasıyla, genel anlamda çocukların cinsel sömürüsünün sona ermesi arasında kuvvetli bir bağlantı kurmak oldukça zordur. Bu materyallere internet yoluyla erişimin engellenmesi cinsel istismar suçlarının engellenmesi için çözüm değildir.

PEKI NE YAPILSIN?

Bizler çocuk hakları, insan hakları ve bilişim alanında çalışan kurumlar olarak;

  • Söz konusu yazılımın satın alma işleminin iptalini,
  • Çocuğu nesneleştiren ve cinsel haz aracı haline getiren çocuk pornografisi ile mücadelede şeffaf ve etkin olmayan “kısıtlama” ve “filtreleme” işlemleri yerine uluslararası insan hakları belgelerinde öncelikli müdahale alanları olarak tanımlanan “tüketici talebini” azaltmaya yönelik farkındalık artırıcı çalışmalar yapılmasını,
  • Çocuk pornografisini önlemeye yönelik hukuki önlemleri geliştirmeyi,
  • Bu alanda yapılacak kamu harcamalarının daha şeffaf ve ilgili tarafların görüşleri de alınarak yapılmasını,
  • Çocuğun cinsel istismarı ile ilgili Türkiye’deki öncelikli müdahale alanlarına ilişkin 2013-2017 Türkiye Çocuk Hakları Strateji Belgesi’nde de tanımlanan bilimsel araştırma, eğitim ve farkındalık çalışmalarına öncelik verilmesini,
  • Ve çocuk haklarının korunması için konuyla ilgili yapılacak düzenlemelerin yurttaşların bilgi edinme ve ifade özgürlüğü haklarını ihlal etmeyecek şekilde yapılmasını

talep ediyoruz.

 

 

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Görünmeyen Sayılarıyla Brezilya Dünya Kupası 2014

 

Kupa süresince medyada asla konuşulmayan yönleriyle Fifa 2014 Brezilya Dünya Kupası’nın istatistikleridir… Görünüşe göre, dünya çapında kendi eylemlerine destek veren Güney Amerikalıları unutan aktivistler de maç izleme heyecanıyla unutmuştu ne bedellerle bu kupa karşılaşmalarınn yapıldığını.

-Polis tarafından günde ortalama 5 kişi öldürüldü

-250.000 kişi kentsel dönüşüm adı altında evsiz kaldı, sokaklara atıldı

-Stadyum inşaatında 10 kişi öldü

-26 kişi protestolarda öldürüldü

-15 kişi çete çatışmalarında öldü

-640 evsiz kent dışına atılarak terk edildi

-60 kişi (aktivistler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler vs) 5 gün boyunca “önlem amacıyla gözaltına” alındı

-Brezilya’da okur yazarlık oranı halen 90%, toplumun yüzde 10’u okuma yazma bilmiyor

-Brezilya’da açlık sınırının altında 13 milyon insan yaşıyor ve her an tıbbi yardım beklerken ölme riski altında

-Brezilya, Dünya Kupası için 30 milyar dolar harcadı; bu rakam son üç kupa organizasyonunun toplam bütçelerinden de fazla

-Kamu borcu ve özelleştirmeler sayesinde Brezilya ekonomisi üstlenilen borcu ödeyemeyecek kadar hızlı şişmiş durumda

 

Posted in Protests | Tagged , , , , , , , , , , | Leave a comment

Dijital Kıyımın Yeni Araçları

Korsan Parti’den Gürkan Özturan, Türkiye’nin, ‘yasadışı’ içeriğin gerçek zamanlı olarak takibe alınması için NetClean şirketinden alınan engelleme programlarının arka planını agos.com.tr için yazdı.

(orjinali AGOS’ta)

 

Dijital haklar kapsamında oldukça sorunlu bir karneye sahip olan Türkiye için gözetim ve sansür mekanizmaları yeterince boğucu değilmiş gibi şimdi de ifade özgürlüğü ve haber alma hakkının karşısına yeni engeller yükseltiliyor. Korsan politikacılar Türkiye’ye bakıp neredeyse gıpta edecekler; bunca zamanlık korsanlarız devlet eliyle korsanlığı görmemiştik diyerek. Hürriyetleri kısıtlayıcı birçok meselede olduğu gibi, sunulan mazeret yine değişmedi; çocukların korunması.

Hatırlanacağı üzere son zamanlarda “yasadışı” içeriğin gerçek zamanlı olarak takibe alınması ve anında müdahale ile içeriğe erişimin engellenmesi için NetClean adlı şirketten üç farklı program alınacağı duyulmuştu. Bu programlar kişilerin bilgisayarlarında var olan içeriği tarama, kurulmuş yerel ağlara sızarak takip etme ve son olarak da URL bazlı olarak hedefteki içeriği barındıran siteye erişimi engelleme üzerine kurulu olduğu belirtiliyor. “İstenmeyen içeriğin 5 saniye içinde silinmesini sağlayacak” şeklinde bahsedilen İsveç kökenli NetClean firmasının sahibi Christian Berg ile bir görüşme gerçekleştirdim. Kendisi iş yaşamını çocuk istismarıyla mücadeleye adadığını söylemekle birlikte Türkiye’de var olan dijital haklar sorunlarından haberdar olmadığını belirtiyor.

Yıllardır küresel çocuk tacizi vakaları raporları ve istatistiklerinin en üst sıralarında yer alan Türkiye’nin çocuklara dair politikaları konusundaki sorunlu yaklaşımı dünya çapında tepki topluyordu. Avrupa’daki çocuk pornosu erişiminin yüzde 67’sinin kaynağı olan Türkiye’de çocuk politikalarının yalnızca dijital ortamda “iyileştirilmesi” ise şüphe uyandırıcı.

Heryerde pedofili olarak bilinen fakat ülkemizde adı “çocuk gelin” olarak üzerine düzenlemesi bile bulunan sistemli çocuk istismarının bütün evliliklerin üçte biri olmasından, asgari ücret belirlenirken çocuk işçilerin ücret tarifelerinin belirlenmesi gibi çocuk emeğinin sömürülmesine kadar birçok alanda çocukların korunmasında ilerleme kaydedilmeyen Türkiye’de, her nedense konu internet ortamında çocuk tacizinin engellenmesi olunca dünyanın en etkili gözetim ve içerik engelleme programları satın alınıyor. Fiziksel ortamda çocuk tecavüzlerinin ve cinayetlerinin önüne geçilememesini örtbas etme çabası olarak mı görmeliyiz acaba bu yaklaşımı?

Yasadışı içerikle başa çıkmak için her türlü gelişmiş donanım geliştiren firmaların başında geliyor NetClean, ve İsveç, Yeni Zelanda gibi ülkelerde de kullanılıyor. Fakat büyük bir sorun var ki, o da İsveç gibi bir ülkedeki yasadışılık kavramı ile Türkiye’deki yasadışılığın büyük oranda farklılık göstermesi. 5651 internet düzenlemesi kanunu gibi sansür yasalarına sahip olmayan İsveç için bile oldukça sorunlu bir program olan NetClean’in kullanımına karşı İsveç Korsan Partisi de bir kampanya başlattı.

Berg’in belirttiğine göre programın kullanımı yalnızca NetClean’in belirlediği etik değerler dikkate alınarak gerçekleştirilebilir ve Interpol harici bir içeriğin listeye eklenmesi ancak şirketin onayına bağlı, ve habersiz kötüye kullanımı tespit etmek için rastgele kontroller gerçekleştirilecekmiş. Fakat, küresel çapta bir gözetim sorunu mevcut ve de Türkiye bunun bir parçası olurken, bu aşamada kar amacı güden bir şirketin iyi niyetine güvenmek ne kadar tekin olabilir?

Öte yandan bizler NetClean’le yapılan görüşmelere ve muhtemel satın almaya odaklanmışken, acaba her zaman olduğu gibi perdenin arkasında devam eden başka bir mesele daha mı var diye düşünüyordum. Bu düşüncelerle meşgul olduğum sırada Procera Networks adlı şirketle yapılan bir anlaşmaya dair haberler çıkmaya başladı. Daha önce bir sosyal medya mecrasının tümden kapatılması gibi anayasa, uluslararası hukuk ve insan haklarını ihlal eden bir uygulamadan sabıkalı Türkiye için bu yazılımı satın almak ve bunun amacı olarak da kişiler arasındaki özel görüşmelerin/yazışmaların takip edilmesini, bireylerin hangi içerikleri aradığı ve görüntülediğinin bir kaydının tutulması, yeterince gelişmiş bir fişleme uygulamasının kuruluşu demektir.

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TIB) bu konuya dair internet servis sağlayıcılara gönderdiğini kabul ettiği gizli bir yazışma ortaya çıkmıştı. Bu yazışmanın içeriğine dair en çok dikkat çekecek olanın belki de bu hukuk ihlallerinin suçunun İSS’lere yüklenmesidir. Zira, TIB emrivaki yaparak sorumluluğun İSS’ler tarafından alınmasını öngörüyor ve uluslararası hukuka dair oluşabilecek sorunlarda kendisini güvence altına almış oluyor.

Peki neden bir devlet kurumu bireylerin mahremiyetinin tanınmamasının verdiği boşluktan yararlanarak kişisel hak ve hürriyetleri sistemli bir şekilde ihlal etmek ister? Sürekli olarak bir iç mihrak bulma saplantısından kurtulamamanın sonu tabii ki fişlemelerin artması ve “güçlü birey = güçlü toplum” düsturunun bir türlü anlaşılamaması demek bu. Bir zamanlar fişlemelere karşı en çok ses çıkaran kitle tarafından yapılıyor hem de bunlar. Özel hayatın sonu anlamına gelecek olan bu uygulamada kişilerin sesli, görüntülü ve yazılı iletişiminin her türlüsü izlenerek kayıt altında tutulacak, aynı zamanda anlık müdahalelerde bulunulabilecek.

Tabii bu alanda her ne kadar Türkiye’nin de imzasının bulunduğu uluslararası anlaşmalar çerçevesinde haklarımız olsa bile, henüz Türkiye’nin anonimlik hakkını tanımamış olmasının bir etkisi bulunuyor. Bu uluslararası anlaşmalara aykırı olarak çıkarılan yasaların uygulaması, yöneticilerin hukuk-tanımaz bir vaziyette Türkiye’de faaliyet gösteren dünya çapında işleyen firmalar üzerinde baskı kurma çalışmaları maalesef en fazla ülke olarak imaj zedelenmesinden öte bir şeye yaramıyor. Fakat bir gün Sansür’Olimpiyatları düzenlenirse, birçok baskıcı devletle birlikte altın madalya yarışında ön sıralarda yer alacağımız kesin gibi.

Geçtiğimiz aylarda yürütülen Uluslararası Yazarlar Örgütü PEN’in başlattığı “Gözetime karşı imza” kampanyasına katılan dünyaca ünlü yazarlar ve hürriyet örgütlerinin küresel çapta düzenlediği “Gözetime karşı küresel direniş günü” gibi eylemlerin hedefinde olan bu tür programlara dair Türkiye’de henüz yeterli bir kamuoyu ve bilinç oluşmuş değildi, fakat kurulmaya çalışılan gözetim ve sansür düzeneklerinin bir neticesi olarak yakın zamanda burada da kişisel mahremiyetini önemseyen, sürekli bir dijital gözaltı halinde kalmak istemeyen, attığı her adımda izlenmekten hoşlanmayan insanlar tepkilerini gösterecektir.

Son olarak, birey hak ve hürriyetlerine dair tarihe kazınmış, Benjamin Franklin’in sözlerinden biriyle bitirmek istiyorum: “Güvenlik uğruna hürriyetinden fedakarlıkta bulunanlar ikisine de layık değillerdir.” Bu söz 1700lerde yeni kıtanın yeni devletindeki bireyler için ne kadar geçerliyse, günümüz internet nettaşları için de aynı oranda geçerlidir.

Posted in AKP, Censorship, Digital, Social Media, Surveillance State, Turkey | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment